Tuzlu su

Yüzüne bakamadığım gibi adını da yazamıyorum çocuk. 3 yaşındaymışsın. Öyle yazdı gazeteler seni.
Kaçıyormuşsun. Zulümden, kötülükden. Evini, yatağını, oyuncaklarını bırakıp çıkmışsın yola. Annen nasıl giydirdi o üzerindeki kırmızı tişörtü düşünemiyorum. Ya ayağındaki ayakkabılar.  Tabanı yeni duruyor, belli ki  fazla giymemişsin, koşmamışsın. Ne bileceksin öylece ayağında kalacağını.

Bilemezdin çocuk, en sevdiğin oyuncağını neden evde bıraktın. O hiç bilmediğin yere neden gittin. Kör karanlıklarda denizlerde ne işiniz vardı. Ne götürüyorsa seni o karaya neden varamayacak bilemezdin. Ama bilenler var. Hep oluyor bunlar, bile bile biniyorlar o kayıklara, sandallara diyorlar. Kim biliyor sen büyünce ne olmak istiyordun? En sevdiğin yemek hangisiydi? Kim biliyor neler hissettin nefes almaya çalıştığında? İçinde sürüklendiğin, genzini yakan tuzlu suyun sana neler düşündürdüğünü kim biliyor? Ne önemi kaldı hayatın senden sonra?

Herkes konuşuyor. Bu fotoğraf basılmalı mı diye tartışanlar oldu. Seni görmek istemeyenler, senin gibi çok çocuğun öldüğünü söyleyenler. Senin yerine şu ölseydi diyenler. Siyasi propagandasında seni söyleyenler.
Duymuyorum hiçbirini. Görmüyorum. Kulaklarım uğulduyor. Bir çocuk ölmüş ötesi yok. Aklımda sürekli sorular dolaşıyor. Sen mi fazla geldin bu dünyaya çocuk diyorum. Hiç yaş günü kutlamayacaksın. Hiç 5 yaşında olmayacaksın. Bundan sonra oyunu bırakıp anne su diyemeceksin.Babanı öpemeyeceksin. Bunu da biliyor mu o çok konuşanlar?

Sanki haylazlıktan yorgun düşmüş, uykuya teslim olmuş gibi bedenin. Yüreğimi yakan da bu ya. Seni kucaklayıp yatağına bırakamamak. Üşüme diye üzerini örtememek.

Şimdi senden geriye kalan bu an ve fotoğraf hiç çıkmayacak aklımızdan. Hep o çocuk, en masum halinle kaldın hafızamızda. Sen vardın çocuk, biz gördük seni.

Dilek Gürsoy