Çocuklar ne kadar televizyon izlemeli

Bi aralar kirada oturduğumu söylediğimde sohbet hep “o paranın üzerine şu kadar daha koy ev al“ hesaplarına yönelirdi. Bu konuda üzerimde ciddi baskı hissediyordum. Aslında bu bizim eşimle aldığımız önemli bir karar olmasına rağmen “gerçekten yanlış mı yapıyoruz ev mi almalıydık, borçlanmalı mıydık” diye düşünüp sonra yine neden bu kararı aldığımız noktasında hem fikir kaldığımız bir konuydu. Bir süre sonra bu konu açılsa bile aklımı meşgul etmiyordu. Annelikte de durum farklı değil. Kitaplar, doktorlar, pedagoglar, eğitimciler sürekli çocuğumuza nasıl davranmamız konusunda tenkitlerde bulunuyorlar. Kötü demiyorum kesinlikle bence tüm tavsiyelere kulak verilmeli ama kendi yaşantınıza göre karar almalısınız.

Çağan yeni doğduğunda lohusalık psikolojisiyle kendimi ona adayacağım gibi bir hayat gayesi edinmiştim. Ik dediğinde kucağıma alıyor, pık dediğinde sarılıyordum. Uyuduğunda karnımı doyurup, işlerimi yapıyordum o uyandığında mütemadiyen onunla konuşup, oyunsa oyun, şarkıysa şarkı, kucaksa kucak ne diyorsa onu yapıyordum. Ama pişman değilim o dönem kendimi öyle iyi hissediyordum. 2 yaşına dek tv, telefon izlemedi ama bunun için çok uğraş verdik. Hele de Çağan böylesi hareketli, yerinde oturamazken sürekli onu oyalayacak birşeyler üretmek çok zor oluyor. Özellikle ben mutfakta yemek hazırlarken veya bir yeri temizlemeye çalıştığımda Çağan ekstra hareketli oluyor çünkü dikkatimi çekmek istiyor, onunla ilgileneyim istiyor. Böyle zamanlarda 10 dakikalık iş 30 dakika alabiliyor yada uzamasın diye öylesine der top edip bitiyorum. Ama başedemeyeceğimi düşünürsem, sabrımın tükendiğini hissedersem televizyon izlemesine müsaade ediyorum toplamda 1 saati geçmemek şartıyla. Bu süre ikimize de biraz deşarj olma fırsatı veriyor. Uzmanlar televizyonun hipnotize etkisinden, sürekli kayan renkli görüntünün beyni uyuşturduğundan, bir olayı yaşayarak öğrenmektense dışarıdan izleyerek yorumlama ve düşünme yetilerinin geliştirememe gibi birçok olumsuz etkilerini saymaktalar. Aynı zamanda televizyonu hayatımızdan çıkaramayız ama süresini ve ne izleyeceğimizi seçebiliriz diye bana bir nebze olsun teselli veriyorlar. Bende gün içinde hava ne olursa olsun Çağan’ın dışarıya çıkmasını, oyuncaklarıyla veya birlikte “mış” gibi hikayeler üreterek oyun oynayarak televizyondan uzak tutmaya çalışıyorum çünkü z kuşağı anneliği bunu gerektirir değil mi?

Birde gerçek hayata dönelim içimden geçen ve ona karşı muhalif tarafım ne diyor bakalım.

Aman canım bizde okuldan eve gelip üstümüzü çıkarmadan tv başına otururduk bize birşey olmadı onada olmaz; evet bize birşey olmadı ama belki de yapabileceğimiz diğer şeylerin farkında olmadığımız için bu kadar rahat düşünebiliyorum. Sonra şu soru geliyor aklıma yetenek doğuştan mı gelir yoksa zamanla kazanılan bir tecrübe midir? Bu konu çok uzun elbette burada özüne girmeyeceğim ama bence sıkı çalışma, yoğun istek ve ilgi ile ulaşılamayacak başarı yoktur. Ancak doğuştan gelen bir yetenekte kullanılmıyorsa kaybolmaya mahkumdur.

Bırak izlesin, bir iki izler sıkılır, kapatır zaten; bizim zamanımızda televizyon saatleri kısıtlıydı. Televizyonun açık olduğu saatlerdeki çizgi film sayısı ve o sürede izlenebilecek reklam belliydi. Dolayısıyla o saatleri bilir çocuk kuşağı bitince oyuna koşardık. Ama şimdi birden fazla kanal var, 24 saat yayın yapıyorlar ve reklam süreleri kontrol edilemez boyutta. Biri bitse öbürü başlıyor televizyonun anten fişini çekmeden Çağan’ı televizyonun bittiğine inandıramıyorum.

Televizyondaki programlardan öğrendiği çok şey oluyor; bu konuda biraz katılıyorum. Gerçi uzmanlar renklerin, sayıların, geometrik şekillerin oyun içinde aileyle öğrenilmesini tavsiye etmekteler ki zaten en iadeali budur. Ancak birlikte izleyerek çizgi film, karakterler, yaptıkları hakkında konuşarak bunu güzel bir aktiviteye çevirebiliriz. Benim dikkatimi çeken bir başka konuyu da yazmak istiyorum. Bizim zamanimizdaki çizgi filmlere şimdi birde yetişkin gözüyle baktığımda hani kafasında kabuğuyla gezen calimero vardı sürekli haksızlığa uğrayan, bu civcivi izlerken neler hissediyorduk acaba. Kendimizi kaç kere onun yerine koyup haksızlığa uğradığımızı düşündük dersiniz. Kibritçi kız hikayesi mesela ne acıklıdır. Adını hatırlayamadım ayıcıklı bir çizgi film vardı birilerine kızdıklarında ah onu dövsem, ah bir elime geçirsem diye başlıyorlar. Subliminal mesaj içerdiği yazılan ninja kaplumbağalar, winni the pooh’tan bahsetmeyeceğim. Bugünün çizgi filmlerinde ise sorun karşısında olayları düşünen, birlikte fikir yürüten ve muhakkak çözüme ulaşan karakterler görüyorum. Çizgi filmin konusunun içine bilgi veriliyor. Bilim konuları bir çocuğun gözünden anlatılıyor ki sen de yapabilirsin demenin güzel bir yolu. Dediğim gibi çoğunda ekip, takım, arkadaşlık teması hakim sanırım bireyselci z kuşağı için bunu subliminal mesaj sayabiliriz. Bir kötülük aramalı mıyım bilemiyorum aklım karıştı bak böyle yazınca.

Uzun lafın kısası herşeyde olduğu gibi z kuşağı annesi olmanın avantajlarını bu konuda da gümbür gümbür yaşıyorum. Kitaplar, makaleler, anneler, komşular, arkadaşların tanıdıkları falan hepimiz oturup biraz daha kafa yoralım. Yazıyı gözümüzü kırpmadan izlediğimiz, repliklerini ezberlediğimiz, bugün kimsenin yapamadığını 90’larda cesurca yapmış büyük üstad Levent Kırca’nın “Olacak o kadar” programının sloganıyla kapatayım. Bizi izlemeye devam edin anacım…