Hayaller ve gerçekler

Hala akşam olup da Çağan’ın uyuduğuna inanamıyorum. Hafta sonları benimle öğle uykusu uyumuyor haliyle cozutuyor. Biraz şikayet gibi olacak ama biliyorum bunları okuyacaksın oğlum o odanın kapısını suratıma kapatmadan önce bunları bir hatırla diye yazacağım. Çağan daha küçükken iyice bebekken büyük çocuklara bakar Çağan’da büyüyünce böylemi olacak yani diye gözümün önünde canlandırırdım.

Mesela yolda yürüyoruz Çağan önümüzde ne denir bir ismi var mıdır hani uzun sopa ucunda çıngıraklı çember, araba, telerlekli ördek falan olur ya işte onlardan sürerek gidiyor biz arkada el ele onu izleyerek yürüyoruz. Ya da elimden tutmuş hoplaya zıplaya gidiyoruz. Adsfkadsfhdsjfkjadshfk ne komikmişim. Çağan o oyuncakları sürmeyi bırak oyuncağa elini sürmedi. Niye çünkü belli bir düzende gitmesi gerekiyor cık uymaz. Elini ise şöyle tutuyorum biraz daha çekiştirirsem o bilek o omuz esnemekten uzayacak sanıyorum.

Mesela ben mutfakta yemek yapıyorum Çağan ise küçük mutfak eşyalarında kendi oyununu kurmuş oda yemek yapıyor. Soğan karıştırıyor, ocağın altını yakıyor falan (dilini çıkarıp pürrt yapan emoji).

Bir kafeye gitmişiz biz manzaralı bir masaya oturmuş kahve eşliğinde sohbet ederken Çağan kah etrafta geziniyor kah oyun oynayacak arkadaş buluyor, bizim yanımıza birşeyler gösterip geri gidiyor falan hayale bak Türklerin uzaya gidebileceği hayali daha gerçekçi geliyor şuan bana. Geçenlerde bir tanıdığımız beni mütemadiyen Çağan’ın peşinde gölge gibi dolaştığımı görünce önce “siz bu çocuğu bir rahat bırakmıyorsunuz” dedi sohbet bitti kalkmaya yakın “siz bunu pek bırakmayın sağı solu belli olmuyor” diyerek iki kolunun altından tutup önümüze itekledi oğlanı. Bunu hep anlatıyorum belki burda da anlatmışımdır ama yine anmadan edemeyeceğim. Bir defasında da kaldığımız otelin işletmecisi biz rahat kahvaltı edelim diye Çağan’la ilgilenmeyi teklif etmişti. Bir iki dakika gezinip “bu çocuk yağ gibi kayıp gidiyor bunu böyle tutun iki koltuk altundan” deyip hızlı yemek yiyin mesajı vermişti bize. Halbuki biz yemek zamanlarını nöbetleşerek halletmeye çalışıyoruz. Birbirimize çaktırmadan ikinci çaya geçmiş ama “aaa daha bir çayımı bile içemedim biraz daha gezdir” diye acitasyon yapıyoruz falan. Yine nöbetleşe yemek yediğimiz bir öğün, daha şeker, tuz ve unun bir arada olduğu bir lokmayı dahi Çağan’a zehirmiş gibi asla diyerek yedirmediğim dönem babaaa Çağan’la gezintiye gitmiş epeyce gelmemişti. Ne yapıyorlardı da bu kadar uzun süre oyalayabilmişti diye merak edip yanlarına gittiğimde Çağan’ın ağzının burnunun çikolatalı kek bulaşığı olduğunu görünce bir hışımla çocuğu alıp babaaa’ya da söylemeye kalksam bir paragraf tutacak sözü gözlerimi pörtleterek anlatmıştım. Ne safmışım

Gerçekten şikayet değil ama böyle cozuttuğu günlerde hep aklıma geliyor bunlar. Aktivite yapın diyorlar ya pon ponları kaşıkla aktarma yapalım dedim. Üçüncü ponponda kaşığı fırlatmış ponponları savurmuştu. Arası bir kulaç koltuktan koltuğa zıplıyor yahu. Bu sene ikinci ayakkabısını parçaladı. Çünkü scooter veya denge bisikletiyle virajları alırken fren vari hareketler yapıyor. Ayakkabının burnu parçalanmış baş parmağı dışarıda. En nihayetinde çocuk, hemde düştüğünde “acıdımı bakim” diye telaşla sarıldığımda “acıdı ama birazdan geçer o zaman mutlu olur musun” diyecek kadar harika bir çocuk.